h1

“leyla’daki mana”

Haziran 30, 2007

Bir gün sana Leylâ’yı sorarlar a gönül

Leylâda ki mânâyı sorarlar a gönül

Esmâyı ha bilmedin ha bildin ne çıkar

Ukbâda müsemmâyı sorarlar a gönül

(Mehmet F. Çavuşoğlu )

Mecnûn Leylâ’nın aşkıyla öylesine kendinden geçmişti ki, Her nereye baksa Leylâ’yı görür oldu. Artık adını soranlara bile; “Benim adım Leylâ! diyordu.”

Dilinde ki virdi, gönlündeki derdi Leylâ idi. Leylâ’dan gayrı kimseyi de tanımıyordu. Leylâ ismi diğer bütün isimleri unutturmuştu O’na. Mecnûn âşık-ı sâdık olmuştu. Çünkü, aşkında sâdık olan, özge esmâ bilmezlerdi.

Yine böyle deli-dîvâne “Leylâ!-Leylâ!” diyerek feryâd edip dolaşıyordu Mecnûn. Hem de şehrin orta yerinde, kalabalık bir mekanda.
Leylâ bu yürek sızlatan feryâdı işitmiş ve derinden etkilenmişti. Gidip şu miskîne kendimi göstereyim de hâl, hâtır sorayım, dedi kendi kendine. Gece-gündüz kendisi için âh u efgân eden bu zavallıyı rahatlatmak istiyordu Leylâ.
Bu arada Mecnûn şehrin dışına çıkmış ve Leylâ! Leylâ nidâları ile sahraya doğru yol almaya başlamıştı. Leylâ arkasından yetişerek Mecnûn’un önüne geçti, ancak Mecnûn Leylâ’ya hiç iltifat etmemişti.
O kadar çok “Leylâ” diyordu ki, bu zikr-i kesîr sebebiyle kendinden geçmiş, bayılarak yere düşmüştü. Yattığı yerde dahî bütün âzâlarından “Leylâ” zikri yükseliyordu. Leylâ şaşkın bir vaziyette olup-bitenleri izliyordu.
Mecnûn kendine geldiğinde karşısında gölgesi üzerine düşmüş bir varlık olduğunu farketmişti. Başını kaldırdı, gözlerini Leylâ’nın yüzünde gezdirdi ve “Sen kimsin?” diye sordu Leylâ’ya. “Hâlin nedir aşk elinden? dedi

Leylâ. Mecnûn “Sana ne benim hâlimden. Dost musun, düşman mısın? Uzak dur benden!” dedi.
“Adını anmaktan deli-dîvâne olduğun Leylâ benim. Nasıl olur da beni tanımazsın?” dedi Leylâ.
Mecnûn’un yüzünde acı bir gülümseme belirdi ve sözlerini şöyle tamamladı: “ Bil ki; bütün âlem bana “Leylâ” olmuştur. Benim gönlüm lebâ-leb Leylâ doludur. Eğer sen Leylâ isen, bu bende ki Leylâ nedir?
Anlaşıldı ki, Mecnûn artık Cunûn şehrinde ikâmet ediyordu. Bu şehrin ne makâmı ne de mekânı vardı.

Zâten Mekânı belli olmayan iki yer vardı. Bunlardan biri “Hayret Vâdisi” diğeri “Cunûn Şehri” dir.” Hayret Vâdisi’nde ki şaşkınlığa düşmüş kimselerle(mütehayyir), Cunûn Şehri’nin mecnûnları bir araya gelerek halka oluşturdular ve kendilerinden geçmiş bir halde sohbete daldılar. Mecnûn da bu mecnûnlardan bir mecnûn olmuştu. Mecnûnlardan birisinin sorusu ile başlayan sohbet derinleştikçe tatlandı, tatlandıkça derinleşti. Mecnûn sordu Mütehayyir cevapladı:

- Ey Mütehayyir! Okudun, yazdın ve mânâsını da anladın. Mânâyı nasıl anladın? Söyler misin?

- Elif-bâ ile
- Mânâ ne demektir?
- Birin iki, ikinin bir olmasıdır.
- Buna ne denir?
- Kelime-i Tevhîd
- Peki, Elif-bâ ne demektir?
- Kâinâttaki gerçeklikler(realiteler)
- Asıl olan hangi harftir?
- Elif
- Elif neyin aslıdır? Varlığın mı? Hâdiselerin mi?
- Vârlığın değil, hâdiselerin aslıdır.
- Elifin aslı nedir?
- Nokta.
- Elife mi yoksa noktaya mı varlık diyorsun?
- Nokta’ya. Nokta sessiz varlıktır, ancak Elif’le konuşur.
- Öyleyse iki tane varlık var?
- Hayır! Elif ve nokta birdir. Arı’yı düşün!
- Arı ne yapar?
- Bal yapar; sevdirmek için!
- Başka ne yapar?
- Balmumu yapar; bildirmek için!

Mütehayyir cebinden bir balmumu çıkardı ve;

- İşte Nokta! dedi.
Sonra balmumunu nefesiyle ısıtıp boyunu uzattı ve;
- İşte Elif! dedi.
O sırada mecnûnlardan biri ayağa kalktı ve;
- Elif’in başka adı var mı? diye sordu.
Mütehayyir;
- Evet var! Gel de kulağına söyleyeyim dedi. Sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Kucaklaştılar.

Mütehayyirin ifâdesine göre, o artık Leylâsız Mecnûn olmuştu. Çünkü Mecnûn Leylâ’ya dönüşmüştü. Bundan sonra her kim aradan Leylâ’yı çıkarırsa Elif’in diğer ismini de öğrenebilecekti

h1

“elif” olmak

Haziran 30, 2007

“elif” olmak zordur
cünkü “elif” olmak
yuvarlak bir dünyada dik durmanın
dik ve önde
belki acıyla
ama vazgeçmeden durmanın
dünya ne kadar dönerse dönsün
olduğu yerde kalmanın adıdır “elif” olmak

……….

zordur “elif” olmak
“elif” olmak hep
vurulmaktır
“elif” olmak yalnızca “elif” olmaktır
……..

”elif” demeden hiçbir şey denilemez
ben “elif” dedim
artık her şeyi söyleyebilirim*

/ dostum, “elif” olmayı dilemişim sanırım bir vakt-i seherde, bir cesaretle….zor(luğunu)  bilmemişim o zamanlarda; dilemişim..yar’ın huzurunda bir “elif” misali durabilmeyi dilemişim; oysa şimdilerde dizlerimin bağı çözülür; diz çökerim..be’ye meylederim; “başlasın bu cümle artık!” derken yine “elif” misali kalıveririm bir bir’in huzurunda..yine zorlukla, yalnızca, yalın-ca…/

“elif” olmak zor imiş!

ama her elif’in yanında akvâ olan’ın yardımı, yar’lığı var imiş!!

dostum, bilir misin “elif “ olmaya talip olmak nedir, bilir misin insan nasıl “elif” olur? dilersin o’ndan sadece o’nun yar-lığını, dilenirsin…o’nun kucağından başka mekanlar sana soğuk gelir, üşürsün bir ağustos sıcağında..yürüdüğün yollar sana yabancı gelir; bildik mekanlar sıkar seni..tanımadığın sîmalar sana âşina gelir, tanımadığın kişiler senin niyazına girer; tanıdıkların ise yabancı nazarlarla bakarlar sana. hikmetine eremediğin hallerle örülür hayatın; susmayı seversin; sükûtu seversin; sükûtu hal edinenleri seversin…

dostum, bilir misin, “elif” bağlanmaz kendisinden sonraki harfe…sadece kendinden önceki harfe bağlanır; en önceki’ne belki de..sen, dünyana sonradan girenlere sıkıca bağlandığın vakit “elif” olmaz adın..sanırsın ki o zaman üzerindeki zorluklar kalkacak; ama herkes yüklenir üzerine..yardımsız yar’lar doluşur dünyana..”yardımıyla gelen yar” gitti diye…

aklımın al(a)madığı hallerin eteğinde gezinir dururum; belki aklım acziyetiyle susabilmeyi öğrenir diye..başımı tâ yüreğime kadar eğer, dinlerim o kısık fısıltıyı şimdilerde…

dostum, şimdilerde “elif” der susarım; elimi bileğime koyar dinlerim nabzımı..atışları, dünyadaki hiç kimsenin isminde artmaz…yüreğim dünyadaki kimsenin isminde titremez; bu belki de lütuftur, yar’dandır …bu, belki de “elif “olmanın gereğidir.

“elif” olmayı dileten de “var”imiş dostum;

“yar” olmayı dileyen imiş…

nokta!

h1

hiç kimse duymak istemeyen kadar sağır değildir.

Nisan 30, 2007

önemli olan duymak istemeyi istemek,görmeyi gerçekten görmek idrak edebilmeyi anlamak…

h1

YARIN

Nisan 30, 2007

“En güzel yastığın nedir?” diye sorsalardı bana, hiç tereddütsüz “yarın” derdim. Yastık… Başımı usulca bırakıp kendimi unuttuğum yer. Yastık… Gözlerimi kapatıp gövdemi sessizce, dertsizce yarına taşıdığım dem. Yarın… Bugünün telaşlarını savurup attığım loş uçurum. Yarın… Bugünün ellerinden ellerimi çekip hayatla bağlarımı koparmama bahane eylediğim boşluk.“Nasılsa yarın var!” deyip de an’ın üzerimizdeki keskin hükmünü törpülüyor değil miyiz? “Yarın yaparım!” deyip de günün içinden duygularımızı, aklımızı, yeteneklerimizi, hâsılı varlığımızı çekiyor değil miyiz? Kapatmıyor muyuz gözlerimizi bugünün güneşine, nasılsa yarın güneş yeniden doğacak diye? Kapatmıyor muyuz gönlümüzü bugünün aşkına, önümde çok uzun yıllar var diye? Sevdiklerimizi küstürüyoruz, sevenlerimizi kırıyoruz, umarsız bir maske takıyoruz bugün, nasılsa yarın telafi ederim diye. Çekmiyor muyuz ellerimizi en ciddi işlerin eteğinden, henüz zamanı gelmedi diye? Alıp gölgemizi her akşamın hüsranına katmıyor muyuz? Sanki hiç yokmuşuz gibi, hiç var olmamışız gibi geçmiyor muyuz günün içinden? Hasretlerimizi, hayallerimizi, ümitlerimizi, beklentilerimizi, özlemlerimizi zamanın kanına katmadan, elimizde meyvesiz kuru tohumlarla kala kalmıyor muyuz?Yastığımız yarın. Alıp başımızı gittiğimiz boşluğumuz. Başımızı alıp götüren uykumuz. Bugünden kaçışın bahanesi. Gözümüzü bağlayıp bize habire sayılar saydıran saklambaç arkadaşımız.

Bizi kör ebesi eyler yarın. Bizi topal bırakır yarın. Bizi sığlaştırır yarın. Bizi yok sayar yarın.

Yo, yo, suç yarının değil. Yarının ayağımıza gelir gelmez adını “bugün” diye değiştirdiğini unutan bizlerin suç. Yarınlara güvenip de bugünü eğretileştirirken, yarınların birinde kendisine geniş zamanlar düşeceğini hayallerken, “dün”lerde “yarın” diye idealleştirdiği bir “yarın”ı daha elinin tersiyle ittiğini fark etmeyende suç…

Şairin dediği gibi “yarın artık bugündür.” Yarın diye beleyip beslediğimiz, hayallerimizle emzirdiğimiz o gelecek günler, o bitmez zamanlar, o geniş zamanlar gelir gelmez, kendimizi içinde sıradanlaştırdığımız bir “bugün” oluveriyor. Yarına ideal yükleyenler, gelen yarının adı “bugün” olduğunda, bütün idealleriyle o günün sabahında var kılmaları gerekir kendilerini. Hayallerini yarınlara güvenerek erteleyenler, yarınlar sıra sıra gelip “bugün” olarak ellerine ayaklarına vardığında, her şeyi bir kenara bırakıp el üstünde tutmaları gerekir bugünü. Sanki son günleriymiş gibi, sanki hiç yarın gelmeyecekmiş gibi, ruhlarını damıtıp bugünün her anında kristalleşmeleri beklenir.

Sahi, bugüne kadar kim “yarın” gerçekleştirmiş başarısını? “Yarın” ödev yapan öğrenci oldu mu acaba? Yazısını “yarın” yazmayı başaran bir yazar olmuş mudur?

Hayır, hayır, içimizden hiç kimse “yarın”ı yaşamadı, yaşamıyor, yaşamayacak. Yarınların hepsi bugün oldu, oluyor, olacak… Bugün’e kendini yakıştıramayan, yarınların hiçbirinde gününü gün edemeyecek.

İmrendiğimiz o başarı öykülerinin hepsi kahramanlarının “bugün”ünde gerçek oldu. Bir ömre rengini, istikametini veren kritik kırılmaların hepsi sıradan bildiğimiz bir saatin içinde olup bitti. “Yarın”a, “az sonra”ya, “hele dur, zamanı değil!”lere yaslananlar, bugünlerin içinde siliniverdi, şimdinin kalbine can olamadı… Sanki hiç dokunmadan geçtiler zamanın içinden. Hiç yaşamamış gibi sürüklendiler bir yarından öbür yarına…

İspat etmemi ister misiniz? Ben de bu kısa yazıyı sürekli “yarın”lara erteledim. Ama sonunda oturdum ve yazdım. Ellerimi bilgisayarımın tuşlarına bağladım, koltuğumda hapsettim gövdemi, kalbimi bu satırların karasına mahkûm ettim. Yazıyı, “bugün” yazdım, “şimdi” bitirdim. Siz de “yarın” okuyamayacaksınız bu yazıyı. Eminim “bugün” okuyorsunuzdur…

Bugünü uyanık geçirmek isterseniz, “yarın” yastığını başınızın altından çekin!

İyi uykusuzluklar!